Ekmediğin şeyi biçemezsin!


Din denildiğinde aklınıza ne geliyor bilmem ama ben bu konuda Tolstoy’un görüşlerine katılıyorum. Tolstoy, “Din Nedir?” adlı kitabında şöyle tanımlıyor din olgusunu: “İnsanın kendisiyle sonsuz, sınırsız kâinatla veya onun menşei ve ilk sebebiyle kurduğu ilişkidir.”

İnsanın, tüm varlığın esasıyla ilişki kurması, bu ilişkinin çok yönlü, onu ilgilendiren her türlü konuyu kapsayan bir ilişki biçimi olmasını gerektirir. Mutluluğu, hüzünleri, acıları, beklentileri, dünü, bugünü ve yarınıyla akla gelen her şey, bu ilişkinin kapsamı içine girer. Her ne kadar kişinin vicdanından doğsa da çalışma alanı itibariyle tüm yaşamı çevreler din olgusu. Bu noktadan bakıldığında, yaşamın ta kendisidir aslında.

Genelde din, özelde de İslam söz konusu olduğunda, pek çok kişinin aklına ilk gelen kavramlar, muhtemelen ahiret, cennet ve cehennem kavramları olur. Yani ölümden sonraki yaşama dönük kavramlar gelir akla hemen. Geleneksel İslam anlayışında din olgusu, sadece ahiretle sınırlı daracık bir kalıba dökmüş olduğu içindir ki; insanın bu dünyaya sırtını dönüp, tüm mesaisini öteki dünyaya vermesini, dindar olmanın temel koşuluymuş gibi benimsetirler. Zihinlerimizde oluşturulan algı, İslam’ın bu dünya için değil, sadece öbür dünya için çalışmayı emrettiği şeklindedir ne yazık ki!

Kur’an’ın deyişiyle, “Allah’ın dini”, yani İslam; ahiret yaşamının varlığını bildirirken, dünya yaşamının geçiciliğinden de söz eder. Bu geçicilik, yaşamındaki anlam arayışına sonsuz bir pencere açan bakış açısı sunar insana. Öte yandan, insanları bu dünyayı araştırmaya yönlendirecek ipuçlarını gösterip aklı kullanması için de sık sık uyarıda bulunur.

Nasıl yaratıldığımızı anlamak için “bu dünyaya bakmanın” emrini verirken, bir bebeğin anne karnında geçirdiği evrelere işaret etmesi, gökyüzünde akıp giden yıldızlardan söz etmesi, arıya, karıncaya vurgu yapması, insanoğlunun dikkatini bu dünyaya vermesini istediği içindir. Bu bakışla; “sizi çiftler halinde yarattık” sözü, biyologlar için DNA çiftleri, fizikçiler içinse kuark çiftleri olarak anlam bulabilir.

Dinin, sağlıklı bir toplumsal yaşamın oluşturulmasına ilişkin ortaya koyduğu pek çok kavram da bu dünyaya dönük ipuçlarını içerir. Adaletin sağlanması, emanetin ehil olana verilmesi, karşılıklı danışma ve denetim ilkesi, vekâlete dayalı bir sözleşme biçiminin oluşturulması gibi yönetimlerde egemen olmasını istediği kurallar, huzurlu bir dünya yaşamı için vurgu yaptığı konulardır. Özetle İslam, “oku” diye başlayan kitabında, ahireti bildirmekle kalmayıp, şu anki yaşama dair beklentilerine da gönderme yapar fazlasıyla.

İslam’ı sadece Kur’an’dan öğrenenler, bu dünyayı cennete çevirmeden ahirette cennet beklemenin boşa olduğunu, burada ekilmeyen tohumun öteki âlemde insanı karşılamayacağını bilirler zaten.

İslam’ın tek meselesinin ahiret olduğunu düşünüp, dünya yaşamıyla bağını koparmak, onun zihinlerimizde yaratılan algısının sonucudur. Esas sıkıntı tam da burada bana kalırsa. Çünkü bu zan, düğmeyi baştan ters iliklemek gibi bir durum yaratıyor âdeta! İslam etiketini taşıyan ülkelerin geri kalmışlığının temel nedeni de, bu hatalı algıdan doğmakta ne yazık ki!

Dünyadan kopuk yaşamak, dünyayı sınav yeri olarak düşündüğümüz anlayışa da tezat teşkil ediyor bana kalırsa. Zira o sınavın hakkını vermek, ölmeden önce güzel iş ve ameller oluşturmakla olabilir ancak. İnsanın mutluluğu için çalışmak, insanlığa fayda sağlayacak üretimlerde bulunmak, refah ve barış içinde yaşanılan, huzurlu ve adil bir dünya yaşamı kurabilmek, o sınavın ta kendisi değil mi zaten? Böyle bir düzeni yaratmak için bilimden, teknolojiden, sanattan, edebiyattan yararlanmak da işin olmazsa olmaz yöntemi elbette.

Dayatılan bu din algısını değiştirmeden ne İslam coğrafyaları huzur bulabilir ne de insanlık! Bu algının değişmesinin temeli de çoğumuzun içini doldurmakta zorlandığı, genelde klişe kavramlarla tanımladığımız laikliği, doğru algılamakta yatıyor bana kalırsa. Zira onu sadece “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olarak tanımlamak, dinin hayatın bir parçası olma özelliğini, laikliği kullanarak elinden almak demek olur. Aynı zamanda da laiklik kavramını, dinin alternatifi konumuna sokar ki, o da facia olur. Tıpkı şimdi olduğu gibi…

Laiklik; devletin tüm dinlere eşit mesafede durmasını gerektirirken, hiç kimsenin Allah adına karar verme yetkisine sahip olmadığının ifadesidir aynı zamanda. Dinin, yönetimler eliyle resmi egemenlik aracına dönüşmesini engelleyen bir sigortadır âdeta. “Tüm dünyanın mabet, tüm meşru eylemlerin de ibadet” olmasının yolunu açan, insanın aracı olmadan yaratıcısıyla sağlıklı ilişki kurmasının, yani dinin hayat bulmasının yoludur laiklik. (Y. Nuri Öztürk; Kur’an Verileri Açısından Laiklik, 2003)

Dünyevi işleri küçümsediği için fenden, bilimden, sanattan, edebiyattan nasiplenememiş, din adına “dinsizliği” yaşadığının farkında bile olmayan, Allah ile aldatılan toplumların, geleneksel öğretiyi Allah’ın dini gibi pompalayan, dini siyasallaştıran ve dinden güç devşirenlerin elinde, “gönüllü köleleşmekten” başka bir sonu olabilir mi?

Meltem Kaynaş Kazezyılmaz – Planlama Uzmanı