Damatlar bitmez; Damat Şerif


Atatürk, “Padişah köleliği ile elde edilen iktidar, iktidarsızlık örneğidir” sözlerini söylediğinde, kurduğu devletteki işleyişin yüz yıl sonrasına da işaret edeceğini düşünebilir miydi?

Bugün hükümet adına “görevde” olanlar önce atanıyor, doku uyuşmazlığı başladığında da “görevden affedilmeyi” talep ediyorlar; yani seçilmişlik yok, hür irade yok sadece Türk tipi başkanlığın kendine has “siyasî kölelik” sistemi var!

Nutuk’ta işlenen, bu yüz yıl öncenin padişah köleliğine yani siyasî köleliğe bir göz atalım.

Ali Rıza Paşa hükûmeti, söz verildiği halde, yayımlayacağı bildiriyi önceden Temsil Heyeti’ne göstermemiş, bu nedenle de ulusa yapılan bildiri “hükûmetin düşüncesini almaya gerek duymadan” yayımlanmıştı.*

Bunun üzerine, hükûmet, Cemal Paşa aracılığı ile dört madde daha yayımlar. Bu maddeler İttihatçılıkla ilişkilidir; savaş içinde cinayet işleyenler cezadan kurtulamayacak ve seçimler serbestçe yapılacaktır. Cemal Paşa’ya göre bu maddelerle, içeride ve dışarıdaki “fena yorumları” n önü kesilecektir ve iyi karşılanması rica edilir. (9 Ekim 1919)

Atatürk Nutuk’ta şöyle der: “Efendiler, Ali Rıza Paşa hükûmetinin, ne kadar güçsüz ve cılız düşündüğünü ve gerçeği görmekteki kısa görüşlülüğünü anlamak için, bu maddeler sanki bir ölçüdür. Devletin, içine düştüğü dağılma uçurumunun korkunç derinliğini göremeyen zavallılar, elbette ciddî ve gerçek çareyi görmemek için gözlerini yumarlar. Çünkü, o ciddî ve gerçek çare, kendilerini, daha çok korkutur. Akıl ve anlayışlarındaki sınırlılık, huy ve ahlâklarındaki düşüklük ve yozlaşma gereği böyledir. Çoktan, kendisinin de köle olduğuna kuşku kalmamış olması gereken padişah ve halifenin köleliği ile elde edilebilecek iktidarın, iktidarsızlığa örnek olması doğal değil miydi?”

Mustafa Kemal Atatürk bu sözleriyle, özellikle 2018 sonrası ülke yönetimini de tanımlayacağını düşünebilir miydi?

Devam edelim…

Ali Rıza Paşa hükümetinin kaderi de önceki Ferit Paşa hükümeti ile aynıdır. Önceki hükümetin  “sonuçlandırmayı başaramadığı yabancı isteklerini izlemek ve sonuçlandırmaya çalışmak”.

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları durumu bilmektedirler. Yapılacak iş “birçok neden ve düşüncelerle, hazımlı ve sabırlı davranmak” ve anlaşmış gibi görünmektir. Ancak görüş ayrılıkları belirtilmiştir. Bunların ne olduğunu “Büyük Millet Meclisi tutanaklarının ilk günleriyle ilgili sahifelerinde” bulabilirsiniz der Atatürk Nutuk’ta. (Belge 142)

Mustafa Kemal Paşa aynı günlerde, İstanbul basınında çalışanlar tarafından kurulan bir derneğin sorularını da gerekli bilgiler ve hususları açıklayarak cevaplayacaktır.

Diğer yandan, İçişleri Bakanlığına getirilmiş olan Damat Mehmet Şerif Paşa “çoktan milleti zehirlemeye” başlamıştır. Damat’ın, bakan olur olmaz bildiri adı altında akıttığı bu zehri ve karşılığında Atatürk’ün ayrıntılı cevaplarını aktaralım.

“Ulus bireylerinin uyuşma ve birlik içinde bulunmaları, devletin gerçek çıkarları gereğinden bulunduğu halde, bir süredir ülke içinde, uyuşmazlık ve bölünme belirtileri görülmesi güçlüklerin bir kat daha artmasına neden olmak dolayısıyla, pek çok üzücüdür.” diyen Damat Şerif, ülke çıkarlarına zarar vereceklere öğütler verilmesini de ister.

Atatürk şöyle der: “Efendiler; Damat Ferit Paşa’dan, daha akıllı olduğu söylenen Damat Şerif Paşa, pek acemice işe başlamış oluyor. O tarihlerde İstanbul’da, bizi azgın eşkıya, basit bir asker parçası sayan bazı romancılar gibi, Damat Paşa da bizi kendi aklınca, o ancak aptalları kandırabilecek aklınca, aymaz ve araştırmaz sayıyordu galiba… Oysa ki, biz, hemen, Nazır Paşa’nın alçakça amacını anlamış ve daha uyanık (tetikte) bir durum almış bulunuyorduk. Şerif Paşa, bizim yaptıklarımızı ve davranışlarımızı ve Ferit Paşa Hükûmetini düşürmek için milletçe uygulanan eylemleri, ülkede uyuşmazlık ve bölünme belirtileri sayıyor ve pek çok acınıyor.”

Atatürk, Mehmet Şerif imzalı, hükümeti tarif eden bildiri hakkındaki görüşlerini açıklamaya devam eder. Yeni Damat Bakan’a göre; “şimdiki hükûmet üyeleri bağdaşıktır.”  Atatürk;  “Çok doğrudur. Bu yön bütünüyle ortaya çıkacaktır.” der. Damat bildirisi şöyle devam eder: “Ana hatlar açısından eş düşüncededir. Hiçbir partiden değildir. Çeşitli siyasal grupların hiçbirine de eğilimi yoktur. Hepsinden tinsel yardım bekliyor.” Atatürk’ün buna cevabı ise net ve açıktır. Şöyle der: “Bu cümlelerden çıkan anlam açıktır. Hükûmet, ulusal örgütler ve onu yöneten Temsilci Kurul’la birlik değildir. Buna, eğilimi bile yoktur. İtilâf ve Hürriyet Partisi’nden, Muhipler Derneğinden, Kızıl Hançercilerden, Nigehbancılardan ve var olan öbür başka derneklerden ne kadar yardım bekliyorsa bizden de ancak o kadar… Cemal Paşa aracılığı ile bizi oyalama ve aldatmaya yönelik telgrafların içerikleri hep yalandır.”

Damat Şerif’in “Ülke kaderinin ulusun vekilleri eli ile belirlenmesi umularımızın başta gelenidir.” cümlesine de cevabı ayrıntılı olacaktır Atatürk’ün. Şöyle der: “Bundan çıkan anlam da şudur: Sivas’ta birkaç kişi toplanmış, ulus adına konuşuyor, ulusun kaderiyle ilgileniyor. Temsilci Kurul diye bir de ad takınarak millet ve memleketin – görevleri olmadığı halde – işlerine karışıyorlar. Bunların sözünü dinlemeyiniz. Çünkü bunlar ulusun vekilleri değildir.”

Hükümetin barış üzerindeki görüşleri de şöyle yer alır bildiride: “Wilson ilkelerinden hakkıyla yararlanarak, Osmanlı Devleti’nin birlik halinde ve padişahının etrafında toplanan bağımsız bir devlet olarak yaşatılması sağlanmak için hiçbir girişimden geri durulmayacaktır.”

Yeni kabine başarılı olacağını da şu güce bağlı olarak açıklar: “Esasta büyük devletlerin haksever duyguları ve gerçekten gittikçe belirmekte olan Avrupa ve Amerika kamu oyunun ılımlılık severliği de bu konuda güven vermektedir.”

Kabinenin, eskilerin deyimiyle “tabasbus” yani yaltaklanma kokan bu açıklamasına karşı Atatürk’ün sözlerini verelim: “Efendiler, bütün bu düşünceler, Ferit Paşa hükûmetinin padişah diliyle yayımlandığı bildiri içeriğinin harfi harfine eşi değil midir? Bu biçim bildiriler yaymlamadaki amaç, milleti aldatmak ve uyuşukluğa sürüklemek değil midir? Hangi hak duygusundan söz ediliyor? Hangi ılımlılık severlikten dem vuruluyor? Bunların aslı var mıydı? Yurdun merkezinden başlayarak, her yerdeki yabancıların davranışları gerçekte bunun tersini gösteren etkin ve açık seçik kanıtlar değil miydi? Gerçekte Wilson, ilkeleri ile birlikte ortadan çekilmiş ve Osmanlı beldelerinin Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta, İzmir’de, Adana’da ve her yerde işgaline seyirci bulunmuyor muydu? Bu kadar kesin dağılma belirtileri karşısında, aklı, anlayışı, vicdanı olan adamların, kendilerini aldatmaları düşünülebilir mi? Bu gibi adamlar, doğrusu, kendilerini aldatacak kadar aptal olurlarsa onların ülke kaderini yönetmelerine, aklı eren, acıklı durumun gerçeğini görenler dayanabilir mi? Eğer bu adamlar, gerçeği biliyorlar ve kendilerini aldatmıyorlarsa, milleti aldatarak koyun sürüsü halinde düşmanın pençesine bırakmaya canla, başla çalışmalarına ne anlam verilebilir? Bu yönlerin düşünülmesini ve varılacak yargıyı kamu oyuna bırakırım.”

Türk milleti, son yirmi yılda içinde bulunduğu yalan, talan ve siyasî kölelik düzenini, “ekonomik kurutuluş savaşı” ndan zaferle çıkmayı düşünenleri,  Devlet’imizin kurucusu, dahi lider Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün; “Eğer bu adamlar, gerçeği biliyorlar ve kendilerini aldatmıyorlarsa, milleti aldatarak koyun sürüsü halinde düşmanın pençesine bırakmaya canla, başla çalışmalarına ne anlam verilebilir?” sözlerinin ışığında bir kez daha değerlendirmelidir.

Canan Murtezaoğlu

 

Dinlemek için tıklayın

 

 

Yararlanılan Kaynak:
*Yunus Nadi’nin arabuluculuğu başlıklı yazımız
SİTE; NUTUK, 5. Dosya, 200-249