Ataşemiliterlikten, başkomutanlığa ve Büyük Zafer (4)


Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”

Herkesin Ankara’da sandığı Başkomutan Kocatepe’de ordusunun başındadır. Başıyla İsmet Paşa’ya işaret eder, İsmet Paşa Nurettin Paşa’yı uyarır. Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa telefonla  kolordulara gerekli emri verir. Saat 05.30’da batarya komutanlarının zafer narası atarcasına gürleyen emirleri duyulur:

“Ateş!”, “Ateş!”, “Ateş!”

Önce bir tek top sesi duyulur, mermisi koca Tınaz Tepe’ye düşer. Sonra bütün toplar tepeleri yırtarcasına gürlerler. Sanki kıyamet kopmaktadır; düşman neye uğradığını şaşırmıştır. 

Başkomutan Mustafa Kemal, bu savaşta ateş hattında ordusunun başındadır. Ama Yunan ordusu başkomutanı kibirli General Yeoryos Hacianestis, ordusunu cephe gerisinden İzmir’den yönetmektedir. Taarruz öncesi “Mustafa Kemal mi, kim bu adam? Bütün cepheyi dolaştım. Mustafa Kemal adında bir komutana rastlamadım.” diyen Hacianestis’e, Mustafa Kemal, 30 Ağustos’ta gereken cevabı verecektir.

Büyük Taarruz’u Gazi Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta şöyle anlatmaktadır:   

“20 Ağustos 1922 günü öğleden sonra saat 16.00’da Batı Cephesi Karargâhı’nda yani Akşehir’de bulunuyordum. Kısa bir görüşmenin ardından 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana saldırı için cephe komutanına emir verdim. 20/21 Ağustos 1922 gecesi 1. ve 2. Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhı’na davet ettim. Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanı’nın da hazır bulunduğu toplantıda saldırının nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu tarzında açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı’na o gün vermiş olduğum emri tekrar ettim.  Komutanlar harekete geçtiler.  Saldırımız, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yapılacaktı. Bunun mümkün olabilmesi için yığınak ve hazırlıkların gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu.  Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi.  Saldırı bölgesinde  yolların düzeltilmesi ve benzeri çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde de benzeri sahte çalışmalar yapılacaktı.”

Gizlilik konusunda o kadar başarılı olunmuştu ki Yunan orduları komutanı Hacianestis, İzmir’den cepheye gelme gereğini bile duymamıştı.

Devam ediyor Büyük Komutan: “24 Ağustos 1922’de karargâhlarımızı Akşehir’den saldırı cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına taşıttırdık. 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı yönettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısında çadırlı ordugâha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30’ da topçu ateşimizle saldırı başladı.”

Kolordu kurmayları Türklerin Afyon önünde en fazla 6 tümen toplayabileceğini hesap etmişti. Trikupis, Türklerin Afyon’un güneyinde bunun iki katı kuvvet topladıklarını bilmediği için akşam orduevinde büyük bir keyifle yemeğini yedi ve şarabını içti. Sabah, cehenneme uyanacağından haberdar değildi. Hasan Rıza Soyak’tan devam edelim:               

“26 Ağustos 1922.  Sabahın ilk ışıkları görünmüştür; Başkomutan tarassut dürbünün başında,  düşman tahkimatını seyrederken topçularımız ateşe başlıyor.  Bu ateş, tahkimatı  yer yer havaya uçurmaktadır. Fakat bir taraftan da tonlarca cephane su gibi akıp gitmektedir. Endişeye kapılanlar oluyor; bunu Başkomutan’a da söylüyorlar. O, büyük bir soğukkanlılıkla: ‘Tek mermi kalıncaya kadar ateşe devam edilecektir!’ emrini veriyor ve ilave ediyor: ‘Cephane ikmalimizi düşmandan yapacağız.’

Akşam olmak üzeredir.  Dâhi komutan  etrafına bakarak, ‘Yarın  öğleden sonra Afyon’da olacağız.’ diyor; ertesi gün,  yani 27 Ağustos günü  öğleden sonra hep beraber Afyon’dadırlar. 28 ve 29 Ağustos günleri verilen emirlere göre düşman kovalanmakta ve sıkıştırılmaktadır. Atatürk de  evvelce tasarladığı yerde, düşmana son darbeyi vurmak için hazırlanmaktadır. Nihayet 30 Ağustos.  Başkomutan otomobiline biniyor. Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa:  ‘Paşam ateş  hattına iniyorsunuz.’ diyor. Cevap veriyor: ‘Zât-ı Devletiniz burada kalınız!’ Yoluna devam ediyor.  Düşmanın top ateşi altında bulunan bir yere geliyor; oradan dürbünle düşmanın asıl kuvvetlerinin bulunduğu yerlere doğru ilerlemekte olan piyade birliklerimizin hareketini takip ediyor. Birdenbire ‘Allah, Allah’ sesleri yükseliyor. Askerlerimizin süngüleri batmak üzere olan güneşin kızıl ışıkları altında alev alev yanmaktadır;  ölümü hiçe sayan kahramanlarımız, düşmanın üzerine ateşten bir çığ gibi iniyor. Bu anda Büyük Komutan elindeki sigarayı atıyor; ayağa kalkıyor. Siper içinde dimdik duruyor. Bu, çok sevdiği,  üzerlerine titrediği askerlerine karşı bir saygı duruşudur,  gözleri  nemlenmiştir.  Eliyle muharebe alanını göstererek bağırıyor:
‘Hacıanesti, mağrur kumandan!  Neredesin, gel de ordularını kurtar!’
Ertesi gün, sabahın erken saatlerinde muharebe alanını dolaşıyor. Manzara çok hazindir; binlerce düşman cesedi. Birbirinin üzerine yıkılmış yüzlerce topçu hayvanı. Terk edilmiş toplar; cephaneler… Asil ruhlu büyük insan müteessir oluyor; ‘Bu  manzara insanlığı utandırabilir, fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler,  başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler.’ diyor.
Biraz ileride topların arasında yerde bir Yunan bayrağı görüyor; eliyle işaret ederek emrediyor: ‘Bir milletin istiklâl alâmetidir. Düşmanın da olsa ona hürmet etmek lazımdır. Bayrağı yerden kaldırıp topun üzerine koyunuz.”

1 Eylül 1922 günü Başkomutan orduya bir bildirge yayınlar: “…Bütün arkadaşlarımın, Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önünde alarak ilerlemesini ve herkesin fikrî güçlerini ve kahramanlık ve vatanseverlik kaynaklarını yarışırcasına göstermeye devam etmesini isterim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”

Nutuk’tan devam edelim: Başkomutan anlatıyor:

“Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde düşmanın Afyonkarahisar güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometre uzunluğundaki sağlamlaştırılmış cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar civarında kuşattık. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonucunda (buna Başkomutan Savaşı adı verilmiştir) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve tutsak aldık. Düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikupis de tutsaklar arasında bulunuyordu. Demek ki tasarladığımız kesin sonuç beş günde alınmış oldu.”

Başkomutan kesin zaferden o kadar emindir ki kendisinden randevu isteyen İzmir’deki İtilaf devletleri konsoloslarına verdiği yanıt, Büyük Zafer’in önceden ilanı gibidir: Kendi ağzından okuyalım:

“… 9 Eylül 1922’de Kemalpaşa’da görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de söz verdiğim günde ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.”

Büyük taarruzu çok kişi anlattı; ciltler dolusu kitaplar yazıldı. O günlere şahit olmayan bizlerin bu muhteşem zaferi sadece okuduklarıyla anlatmaya kelimeleri yetmez. Bu nedenle sözü yine savaşın Başkomutan’ına, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e bırakalım:

“Saygıdeğer efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve ondan sonra düşman ordusunu tamamen yok eden veya tutsak eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekâtımızı açıklayıcı ve niteleyici söz söylemeyi gereksiz sayarım. Her evresiyle düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek güç ve kahramanlığını tarihte bir daha belirleyen çok büyük bir eserdir. Bu eser, Türk ordusunun özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz anıtıdır. Bu eseri yaratan bir ulusun çocuğu, bir ordunun başkomutanı olduğum için sonsuza kadar mutlu ve bahtiyarım.”

Başkomutan Türk ordusundan sonra bir de Türk Milleti’ne bir bildirge yayınlar: “…Zalim ve mağrur düşman ordusunun esas unsurları akıllara dehşet verecek katiyetle imha edildi. Milletin rey ve iradesine dayanan her işin sonucu, millet için hayır ve mutluluk olduğu açıktır.”

26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’de saat 5.30’da topçuların ateşiyle başlayan Büyük Taarruz, Anadolu’yu işgal eden İngiltere destekli Yunan Ordusu’nun Dumlupınar’da imha edilmesiyle sona erer. İzmir’in kurtuluşu ile birlikte düşman denize dökülür ve 9 Eylül 1922’de kesin zafere ulaşılır.

O eşsiz Başkomutan’a, silah arkadaşlarına ve tüm şehitlerimize rahmet ve minnetle… Türk’ün muhteşem zaferinin; Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz’un 100. Yılı kutlu olsun.

Tülay Hergünlü – SMMM

 

Yararlanılan Kaynaklar:
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “NUTUK”, İş Bankası Yayınları. Şubat 2010.
Prof. Dr. Utkan Kocatürk, “Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü” İş Bankası Kültür Yayınları.
Hikmet Öksüz, Veysel Usta; “ I. Dünya Savaşı Sırasında Rus Donanmasının Trabzon ve Çevresini Bombalaması” makale  (https://dergipark.org.tr/)
Tarık Saygı; “İngiliz Generali Townshend ve Türkler” İstanbul Üni. Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Doktora tezi. (dergipark.org.tr)
Şener Çakır; “Sakarya Meydan Muharebesi’nin Askeri Stratejisi” Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Doktora Öğrencisi, (dergipark.org.tr)
Turgut Özakman, “Şu Çılgın Türkler”, Bilgi Yayınevi, Nisan 2005- 3. basım
Sakarya Meydan Muharebesi’nin Askeri Stratejisi-  Şener Çakır 
Hasan Rıza Soyak, “Atatürk’ten Hatıralar”,  YKY, 2004