Ataşemiliterlikten, başkomutanlığa (3)


Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk; “… Bugünün hayat koşulları içinde, bir birey için olduğu gibi, bir ulus için de güç ve yeteneğini yaptıklarıyla kanıtlayıp gösterip kanıtlamadıkça saygı gösterilmesini ve önem verilmesini beklemek boşunadır. İnsanlık, adalet, yiğitlik gereklerini, bütün bu niteliklere sahip olduğunu gösterenler isteyebilir.”

Büyük Taarruz için sayılı günler kalmıştır.

23 Ağustos günü Afyon orduevinde bir balo verilecektir. Yunan Birinci Kolordu Komutanı General Nikolaos Trikupis baloyla ilgili sorunlarla ilgilenmektedir. İyi bir moral gecesi olacaktır. Kurmay Başkanı Albay Merenditis odaya girer ve “Generalim, bir Türk askeri cephemize sığınmış. Türklerin Afyon güneyine gizlice üç tümen yığdıklarını söylüyormuş.” der. General Trikupis duraklar ve şu cevabı verir: “Güney cephemizde zaten üç tümenleri var. Üç daha altı eder. Altı tümen taarruz için az, savunma için çok.” Ama yine de içi rahat değildir. Acele hava keşfi ister. İki saat sonra gözlemci subay telefon eder: “Bir hareket yok. Fotoğrafları gönderiyorum.” Yeni fotoğraflar eskileriyle karşılaştırılır. Aralarında hiçbir fark yoktur. Trikupis birliklere dikkatli olmalarını ve gözlerini açık tutmalarını emreder.

İngiliz Haberalma Örgütü de uykudadır; ciddi bir sürpriz beklenmediğini bildirir. Atina Elçisi Lord Earl Granville, gönül rahatlığıyla tatile çıkar. İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold da tatil için hazırlık yapmaktadır.

Ancak uyumayan biri vardır: Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 21 Ağustos 1922 günü tekrar Akşehir’den Konya’ya geçer. 

Turgut Özakman’dan devam edelim:

“Başkomutan, Akşehir’de eski bir Rum evinde kalmaktadır. Öğleyin uyanır, tıraş olup aşağıya iner. Düşmanda bir hassasiyet olup olmadığını sorar. Yaverleri, az önce İsmet Paşa’nın telefon ettiğini ve bir sorun olmadığını söylerler. Memnun olur. Ardından da ‘Biliyor musunuz, gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğretmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince İsmet’e vereceğim. Sonra da sizler okuyun.’ der. Yaveri Mahmut Bey, ‘Savaşa beş kala roman okuyabiliyor.’ diye düşünür. ‘Mustafa Kemal Paşa’yı Mustafa Kemal Paşa yapan da herhalde bu özelliği olsa gerek.’

Aynı gün Başkomutanlık, Genel Kurmay ve Batı Cephesi karargâhları Akşehir’den cephe gerisindeki Şuhut kasabasına nakledilir. Birinci Kolordu Komutanı Nurettin Paşa taarruz edecek iki Kolordu Komutanı’nı çağırır. Birlikte Kocatepe’ye çıkarak taarruz edilecek hedefleri ve araziyi incelerler. Arazinin hırçınlığı, direnek merkezlerinin ve dayanak noktalarının kat kat tel örgüler içinde olması ikisini de etkilemez.

Bir Yunan keşif uçağı bir Türk Avcı uçağının saldırısına uğramıştır. Afyon Garipçe meydanında zorunlu iniş yaparak kurtulmuştur. Türk cephesinden geceleri yol çalışması yapıldığını düşündüren boğuk seslerin yansıdığı bildirilir. Trikupis, Türklerin taarruz edeceğinden kuşkulandığını orduya bildirir. Yunan Ordusu Başkomutanı Hacianesti (Yeoryos Hacıanestis) gülerek: ‘Cephedeki komutanlar abartıcı ve duyarlı olurlar. General Trikupis de böyle. Bugüne kadarki bilgilerimiz gösteriyor ki düşmanın genel bir taarruza geçmesi olası değildir, İngilizler de bu kanıda.’ der.  ‘Olsa olsa kendi kamuoyunu oyalamak için sınırlı bir hareket yapacaktır.’ Trikupis, bir askerinin uyarısı üzerine bazı önlemler alınması konusunda lütfeder ve ‘Pekâlâ’ der, Ordu’yu uyarın ama telaşa vermeden.”

“Düşmanını küçümseyen savaşı baştan kaybetmiştir” diye bir söz vardır. İşte Hacianesti ve Trikupis, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı; Türk Milletini ve Türk Ordusunu hafife almanın bedelini çok ağır ödeyecektir.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 25/26 Ağustos gecesi İcra Vekilleri Heyeti Başkanı Rauf Bey’e bir telgraf çeker: “…Ağustos’un 26. günü düşmana taarruz başlayacaktır.”

Artık sıra, düşmanı “vatanın harimi ismetinde” boğmak hareketine gelmiştir.

Hasan Rıza Soyak’tan devam edelim:

“25 Ağustos 1922 akşamı Başkomutan Afyonkarahisar’ın yirmi kilometre kadar güneyinde Şuhut kasabasında, bir köy evinin üst katında kurulmuş sofrada, bir petrol lambasının sönük ışığı altında, akşam yemeğini yemektedir. Büyük taarruz ertesi sabah başlayacaktır. Yaver Muzaffer (Kılıç) Bey kendisine topçu cephane miktarı hakkında malûmat veriyor. Buna göre taarruzdan evvel yapılacak toplu ve sürekli topçu ateşi, ancak üç, dört saat devam ettirilebilecektir.

Atatürk yemeğini bitirdikten sonra, iki tarafın arazi üzerindeki durumlarını gösteren haritayı istiyor; genel durumu bir kere daha inceliyor; yaverine Döğer mevkii ile Dumlupınar arasındaki mesafeyi ölçtürüyor. Elindeki kalemle bu noktaya birkaç kere vuruyor; ağzından şu cümleler dökülüyor:

‘Döğer, Döğer; fakat döğemeyeceklerdir. Buradaki kuvvetleri hareketsiz kalmaya mahkûmdur.’

Ayağa kalkar ve Muzaffer Bey’e: ‘Hadi haritaları topla’ diyor, ‘hareket ediyoruz.’

Gece yarısı olmuştur; Başkomutan şimdi Kocatepe’nin eteklerindeki çadırlı ordugâhta, konik bir çadırdadır; gecenin koyu sessizliği içinde, yalnız ordugâhın önünden akan küçük bir dereden hafif su şarıltıları duyuluyor. Atatürk, bir ara çadıra giren yaverine, ‘Hazır mısınız?’ diye soruyor. Müspet cevap alınca, doğruluyor, henüz bozulmamış olan portatif karyolasının üzerinden tabanca kemerini alıp kuşanıyor. Her günkü gibi tıraş olmuştur; eldivenleri elindedir, çadırdan çıkıyor. Ortalık zifiri karanlık.  Petrol ve mum fenerlerinin titrek ışıkları altında Kocatepe’ye doğru çıkmaya başlıyor; öne doğru fazla eğilerek yürüyor. Arazi, arızalı olduğu için ağır ağır ilerliyor.  Nihayet tepeye çıkmıştır; bütün karanlıkları delen gözleriyle ileriye bakıyor:

‘Allah Türk milletini ve ordusunu koruyacaktır.’ diye mırıldanıyor.”

Devam edecek…

Tülay Hergünlü – SMMM