Dip dalgası, Karmaca 2019 (1)


Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “rastlantılara egemen olan” bir gücün eseridir. Bu söz, değerli hocamız Erol Mütercimler’in Fikrimizin Rehberi adlı çok kapsamlı eserinden alınmıştır. Bu gücün dayandığı aklı; emperyalizmin oyunlarına gelmeden, bir an önce hayatımıza sokmalı ve siyasal İslam denilen din dışı, akıl dışı ve çağdışı uygulamaların toplumumuzu yönetmesine artık dur demeliyiz. Atatürk Cumhuriyeti ve çağı yakalayabilmek için “önceki” yüz yıl ile aramızda bağ kurulması gerektiğine inanıyorum. Bu bağlamda 2019 yılında gündeme dair not ettiklerimi birkaç yazıyla paylaşmaya çalışacağım.

Bilindiği gibi 2019, “Mahalli İdareler Genel Seçimi” yani halk dilinde “yerel seçimler” in yapıldığı fırtınalı bir yıldır. Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere on Büyükşehir Belediye Başkanlığı ana muhalefete geçer. İstanbul seçimi ise “Yenileme Seçimi” başlığı ve iktidarın dayatması ile tekrarlanacak ancak sonuç yine ana muhalefetin lehine olacaktır. Aradaki farkın ilk sonuçlara göre kat be kat fazla olması; “İstanbul’u alan Türkiye’yi alır ya da İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi de kaybeder” söylemini ayyuka çıkaracaktır.

İktidarın seçimler üzerinde uyguladığı izandan uzak ve baskıcı tavır nedeniyle düştüğüm not şöyle olmuş: Ütopya, güzel ve ideal olan toplum biçimi iken, distopya baskıcı bir sistemin uygulandığı tam tersi bir toplum şeklidir. Distopyadan ütopyaya geçmek için de bilgi, bilim ve en yüce değer olan emek gerekir.

2019 yine sıklıkla Atatürk’e değindiğim bir yıl olmuş. Vatandaşlarımızdan, George (Jorge) Santayana’nın “Geçmişini hatırlamayanlar onu tekrar yaşamaya mahkûmdur!..” sözlerini hatırlamalarını istemiş ve Gazi’nin şu sözlerini paylaşmışım: “Bugün dostumuz yoktur; ancak dostumuz millî bütünlüğümüz, örgütümüzdür!” (10 Kasım 1919) ve “Cumhuriyeti ve onun gereklerini yüksek sesle anlatınız. Bunu yüreklere yerleştirmek için elverişli olan hiçbir durumu kaçırmayınız…” 

Bugün Cumhuriyet değerlerine, demokrasiye inandığını söyleyerek siyaset yapanlar ya da ekranlarda bu değerleri anlatanlardan ricamız odur ki, konuşmalarını şair dizeleriyle değil, Atatürk’ün konuya ilişkin sözleriyle bitirsinler. Genç nesil bu sözleri hayatın içinde duyduğu sürece öğrenebilir. Yozlaşan eğitim sistemimiz nedeniyle bu yol kısmen de olsa fayda sağlayacaktır.

Atatürk’le ilgili notlarımızla devam edelim…

Efsaneye göre Roma kentini terk etmekte olan Petrus, İsa peygamber ile karşılaşır ve “Quo vadis, Domine / Nereye Hazret?” diye sorar. İsa peygamber de cevap olarak “Roma’ya, yeniden çarmıha gerilmeye gidiyorum” der. Bunun üzerine kentteki baskılardan yılmış olan Petrus kente geri döner ve Hristiyanlığı yayma çalışmalarını hızlandırır.

O günlerde ben de sormuşum: “Quo Vadis Türkiye?”  diye ve cevabı da Mustafa Kemal Atatürk’ten almışım: “Bir gün, Cihan Harbi’nden sonra Ortadoğu’da kurulan suni devletlerin halkları ayaklanacaktır. O gün geldiğinde, yeni kurduğumuz cumhuriyetimizin yöneticileri, bu halkların değil emperyalist güçlerin yanında yer alırsa aynı akıbete kendileri uğrayacaktır ve Kurtuluş Savaşı’nda yedi düvele haddini bildiren Türk halkı onların da hakkından gelecektir.” (Amerikalı gazeteci Marcosson’a verdiği röportajdan, 20 Ekim 1923)

Atatürk, aynı günlerde, Yarbay İbrahim Bey’in oğlu Kemalettin Efendi’nin hatıra defterine de şu notu düşer: “… Hatıra defterini başkalarının yazıları ile doldurmaya heves etmektense, hayat defterini kendi faaliyet ve fazilet eserlerinle doldurmaya bak!” (19.9.1923)

O günün gencine yazılmış olan bu sözler bugünün gencine de muhteşem bir yol göstermedir. Prof. Dr. Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi adlı ayrıntılı eserinde; “Gençlik sözcüğü, Fransız İhtilali ülkülerine (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) bağlılığı, feodalliğe, mutlak monarşiye karşıtlığı belirliyordu. O dönemlerde Genç İtalya ve Genç Almanya hareketleri vardı. Atatürk de Cumhuriyet’i gençliğe emanet ederken herhalde bunu amaçlıyordu.” demektedir.

Cumhuriyet’imizin bekçisi olan gençlerimizin bir kısmının bugün dinciliğin ve feodalliğin baskısı altında olduğunu biliyoruz. Ancak aş ve iş için teslimiyet sergiledikleri düşünülse de temel düşüncelerinin özgür olabilmek, özgürce yaşayabilmek olduğunu biliyoruz. İnsan, özgürse üretebilir. Özgür olmak, üretmek, başkalarının verdiği ile yetinmemek gençlerin yolu olmalıdır.

Atatürk’ün, altın değerinde yüzlerce sözü var ancak ve ne ilginçtir ki, toplum olarak bu sözlerin gereğini yapmıyor, oyun kurucu olamıyoruz ve başkalarının hayatımız üzerinde sürekli yazı yazmasına olanak tanıyoruz. Ülkemiz, 1938’den beri her alanda, deyim yerindeyse mayınlanmış! Öyle ki, mayınlanmamış ne kurum kalmış ne de kavram. Görmezden gelinen ya da üstü örtülen bu mayınlar patlatıldığında da inandığımız tüm değerler bir anda buharlaşıyor! Mayınlar arasında inat ve ısrarla yürümek isteyenler ise önleri kesilerek bir şekilde oyun dışı bırakılıyorlar. Yola devam diyenler, Atatürk Cumhuriyeti’ne borcu olduğunu düşünenler artık işe yaramayan ezberlerini kaldırıp atsınlar. Şimdi işe yarayacak tek şey dip dalgası yaratacak bir örgütlenmedir! Zamanın ruhu, bu devrim örgütlenme için çok uygundur!

Çok az insan hakikat yolunda ilerlemek için uğraşır. Büyük çoğunluk, mevcut düzenin bozulmasından yana değildir, uykusunun kaçmasını istemez ve düzenin devam edebilmesi için her türlü yanlışı yutar ya da görmezden gelir. Bu çoğunluk; kendi işini yapmak yerine, diğerinin ne yapıp yapmadığı ile oyalanır durur. Devrimci ruhlara ölümlerinden sonra methiyeler de düzer ama onları gerçekten sevmez. Devrimci ruhlar gerçekten sevilseydi, ülkemiz bugün bu halde olur muydu?

Mustafa Kemal’in, Sofya’da evlerinde pansiyoner olarak kaldığı ve kendisine Almancayı öğreten Madam Hilda Christianus, 70 yaşlarındayken bir sohbette Atatürk hakkında “çok zekidir” denmesi üzerine âdeta gürlemiş ve şöyle demiştir: “Ne demek zeki, yakışmaz ona bu kelime. O, bir dahiydi. Yeryüzü böyle bir insanı daha görmedi. Göreceğini de ummuyorum. Ne yazık ki dünyadan çabuk ayrıldı.” Bakalım biz millet olarak, Atatürk’ün nasıl bir deha olduğunu ne zaman anlayabileceğiz ve ne zaman tekrar onunla yürümeye başlayacağız?

 2019’un notlarına devam edelim…

Ağacın kurdu içindedir, derler! Mustafa Kemal Atatürk’ün ebediyete göçmesinin ardından ulus devletin yıpratılmaya başlandığını biliyoruz. Bölgecilik, memleketlilik, etnik köken, mezhepçilik, hizipçilik, aşiretçilik, soy-sop, vs. bunlardı aslında ulus devleti içeriden kemiren! Dış güçleri sorumlu tutmak kolay geldi hepimize, işbirlikçiler de prim yaptı her daim. Diğer yandan Büyük Ortadoğu Projesi sürüyor; devletler parçalanıyor, sıranın kimde olduğu belli. Bu yıl, G7 Zirvesi’nin teması, “eşitsizlikle mücadele” oldu. Batı’nın şakaları (!) hiç bitmiyor. G7’ye üye ülkeler, net küresel zenginliğin %64’üne sahip. Teşbihte hata olmaz, Amerikalı iktisatçı ve sosyal reformcu Henry George bu durumu çok net anlatmış: “Doydukça hırslanan tek hayvan insandır.”

Bizde de hayat şaka (!) gibi sürüyor. Sözde sağcı/muhafazakârlar dini kullanıp israf ve kamu malı talanını sürdürürken; bir vakfa sadece yemek desteği 56 milyon TL’yi, vakfa verilecek bir binanın maliyeti 165 milyon TL’yi bulurken (basın), sözde solcu/devrimciler de kumsallarda ayak/bacak/sofra görüntüleriyle ya da klavye başında kendilerini eğlendiriyorlar! Hayatın her alanında, “kabı dolu tutmasını bilenler” öndedir… Aklı başında bir hükümet yönettiği toplumu, iş sahipleri çalışanlarını, siyasi partiler üyelerini, aileler çocuklarını iyi ve güzel adına meşgul edebildikleri sürece sorun çıkmaz ve yol alınır.

Boş kalmak/boşta kalmak insanoğlunun en büyük sorunudur!
Devam edecek…

Canan Murtezaoğlu

 

Dinlemek için tıklayın